Ahmed Yesevi

18.00
Orta Asya’dan Anadolu’ya birçok Allah dostu gelmiş. Onlara ‘Horasan Erenleri’ derler. Anadolu’nun müslümanlaşması onlarla olmuş. Büyük hizmetler vermişler. Horasan Erenlerini yetiştirip, Anadolu’ya gönderen pîr, Ahmed Yesevî’dir.
O büyük bir Allah dostu. Güzel ahlakı, İslâm’a uygun örnek yaşantısı ile, gönüllere taht kurmuş bir veli. Dini ilimleri çok iyi bilen bir âlim. Yüzyıllardır hâlâ ismi anılıyor ve sevgisi devam ediyor.
Hikmet dolu şiirleri hep okunmuş. İnsanlar onun şiirlerinden Allah ve Peygamber sevgisini, hatta dini öğrenmişler. Orta Asya’da o kadar sevilmiş ki kendisine “Türkistan Pîri”, “Hazreti Sultan” ve “Hâce Ahmed” denilmiş.

Seyyid Abdulkâdir Geylânî Hazretleri

18.00

Abdülkâdir Geylânî hazretleri doğmadan önce,
babası rüyasında Rasulüllah Efendimizi görmüş. Peygamberimiz ona:
“Ey Ebû Sâlih! Allah Teâlâ bu gece sana kâmil evlâd ihsân etti. O benim oğlum ve sevdiğimdir. Evliyâlar arasında derecesi yüksek olacak.” buyurmuş.

18 yaşında tarlada öküz ile çift sürerken, bir an hayvan ona dönüp; hikmeti ilahiye ile “Sen bunun için yaratılmadın” demesi üzerine annesinden izin alıp ilim tahsili için Bağdat’a gitmiş.
Bağdat’ta ilim tahsilinden sonra, Bağdat’tan uzaklaşıp 25 yıl çöllerde uzlete çekilmiş ve kimseyle görüşmemiştir.
25 yıl sonra Bağdat’a dönmüş ve tüm insanlık alemine bir hakikat güneşi olarak doğmuştur.

Ömrünün sonuna kadar insalara nasihat etmiş, vaazlar vermiş.
On binlerce insanın tövbe edip, İslam’ı güzel yaşamalarına vesile olmuştur.

Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri

18.00

-Bir bahar günü Aziz Mahmud Hüdayi’ nin hocası Üftade hazretleri ve birkaç talebesi kır gezisine çıkarlar. Her taraf, Allah tarafından rengarenk çiçeklerle donatılmış durumdadır. Üftade hazretleri bir ağacın gölgesine oturunca, bunu fırsat bilen talebeleri, hocalarına en güzel çiçeklerden bir demet getirmek için, adeta yarış ederler. Herkes hediyesini sunar, Üftade hazretleri memnun olur. En son Aziz Mahmud Hüdayi, elinde sapı kırılmış bir çiçekle gelir. Hediyesini Üftade hazrellerine verince, hocası merakla sorar:
-Evladım arkadaşların demet demet çiçek getirdiler, sen bize bu çiçeğimi layık gördün? -Efendime ne hediye etsem yine az gelir. Fakat hangi çiçeği koparmak için elimi uzattıysam, Allah’ı tesbih edişini, Allah’ı anışını işitince onu susturmak istemedim. Ancak şu getirdiğim çiçek, sapı kırık olduğu için artık eskisi gibi Allah’ı tesbih edemiyordu…

Yavuz Sultan Selim Han

35.00

Şehzâde Selim 1469 senesinde Amasya’da doğmuş ve on bir yaşına kadar babası ile beraber yine burada yaşamıştı. Ara sıra İstanbul Fâtihi olan dedesi Fâtih Sultan Mehmed Han çağırınca İstanbul’a gidip gelmişti. O büyük padişah tarafından sevilmiş ve çocukluk çağlarında çok iyi bir talim ve terbiye görmüştü.

Büyüyüp yiğit oldu ve yirmi dokuz sene Trabzon Sancağını idare etti. Burada sancak beyliği yaptığı sıralarda İran ve Kafkasya meselelerini çok iyi inceledi ve birçok planlarını burada iken yaptı. Öyle ki Osmanlı zamanında Şah İsmail tehlikesini, doğru olarak ilk o anlamış ve bu hususta yapılması gerekenleri görmüş, kendisini ona göre hazırlamıştı. Nitekim bu ileri görüşlülük en sonunda onu tahta çıkaran sebep olacaktı.

Devraldığı imparatorluğu sekiz yılda tam iki buçuk kat büyüterek Osmanlı’yı üç kıtaya hakim muazzam bir güce kavuşturan yiğit ve cesur hükümdar…

Akdeniz’i boydan boya Osmanlı sahili haline getiren “Yavuz” hükümdar…

Savaşçıların Efendisi Alparslan

35.00

Cumâ sabahı eşsiz Sultan Alparslan her zamankinden biraz daha farklıydı. Askerinin karşısına çıktığında o bir sultan gibi değildi. Fakat sanki etrafındaki neferlerinden herhangi biriydi. Askerlerinin de ona davranışlarında büyük bir saygı vardı. Ama ona bir İmparator gibi de yerleri öperek, secde vaziyeti alarak yapmacık davranmıyorlardı. Yiğitlerinin arasında bir nefer gibi dolaştı. Onların yüzlerine baktı, gözlerindeki zafere susamışlığı hisseti. Kendisi gibi askeri de kalabalık Bizans ordusundan korkmamıştı. Bu esnada Sultan Alparslan’ın bir şey söylemeksizin onların yüzlerini ve gözlerini okuyan ifadelerle gezişini diller târif edemezdi.

Sanki neferler bakışlarıyla şöyle diyorlardı;

“Bizim yanımızda sizin gibi mert bir Sultan olduktan sonra, ölüme de gideriz, zafere de… Sen yeter ki emir ver, bize ölümün hangi tarafta olduğunu göster, Sultanım!”

Kudüs Fatihi Selahaddin Eyyubi

35.00

ŞARK’IN EN SEVGİLİ SULTANI;

Neredeyse bütün ömrünü Kudüs’ün ve Mescid-i Aksa’nın Haçlılardan geri alınmasına adayan büyük kumandan, çölde çadırda yatarken kendisine bir saray yapmayı teklif edenlere; “Allah’ın evi esir iken, muhasara altındayken ben nasıl saray düşünürüm!” diyen sadık insan. 1187’de Kudüs’ü fethederek, 88 yıllık Haçlı işgaline son veren muzaffer komutan,

SELAHADDİN EYYUBİ…

Kanuni Sultan Süleyman Han

35.00

Kanuni Sultan Süleyman tahta çıktığında, babası Yavuz Sultan Selim’in tersine yüzünü batıya çevirmişti, zaten babası doğu tarafında yapılması gerekenleri yapmıştı.

Kanuni Sultan Süleyman, kırk altı sene gibi hiç de az olma- yan saltanatında akıl almaz işler yaptı. Babası Yavuz Sultan Selim’den altı milyon beş yüz elli yedi bin kilometrekare olarak devraldığı Osmanlı topraklarını on dört milyon sekiz yüz doksan üç bin kilometrekareye çıkardı. Bu fevkalade bir yükselişti.

Bir taraftan da imar faaliyetlerine devam etti. Bu hususta Mimar Sinan’ın hizmeti büyük oldu. Osmanlı Devletinin en parlak devrinin bu büyük mimarı Kanüni Sultan Süleyman devrinde cihana parmak ısırtan eserlere imza attı.

Büyük bir devlet adamı olmasında şüphe bulunmayan Kanuni Sultan Süleyman Han aynı zamanda iki bin dokuz yüz şiiri bulunan ünlü bir şairdi.

Halk arasında meşhur olmuş şiirlerinden birinde geçen, sağlık ve birliği öğütleyen iki beyti şudur: “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.

Saltanat dedikleri bir cihan kavgasıdır, Olmaya baht ü saadet dünyada vahdet gibi”.

Fatih Sultan Mehmed

35.00

Tarihler altı Nisan 1453’ü gösterirken, yıllardan beri hazırlıkları süren kuşatma neredeyse başlayacaktı. Sultan Mehmed Han, son emirlerini verdi;

“Aslanlarım, artık sözün bittiği ve savaşın başladığı zamana Allah’ın izni ile ulaştık, büyüklerimizin dualarını aldık.

“Sonra topçulara dedi ki;

“Artık iki tonluk gülle atan toplarım ateşe başlasınlar, diğer küçük bataryalar da onlara katılsınlar.”

Sonra da havancılara dönerek emrini sürdürdü; “Havancılarım ise, Haliç’teki düşman donanmasına havan ateşi açsınlar.” Sonra büyük ordusunun diger sınıflarına da şu emri verdi;

“Bu arada mancınıklarım, yürüyen kulelerim, uçan füzelerim durmasın, üzerlerine düşeni yerine getirsinler.

Haydi Allah’a emanet olun.”

Denizler Fatihi Barbaros Kardeşler

35.00

Şanlı Akdeniz havzasında ve hatta daha uzak yerlerde Barbaros kardeşlerin mertliği, yigitligi, zaferler kazanmaları Müslümanları sevindirirken, Avrupalı sömürgecileri endişelere sevk ediyordu. Osmanlı’nın Akdeniz’deki gücünün artmasından rahatsız olan Papalık, hızla haçlı donanmasını oluşturarak başına Andrea Doria’yı getirdi. İki donanma Preveze Körfezi önlerinde karşılaştı. Yarım daire şeklinde ilerleyen Osmanlı donanmasının sağ kanadında Salih Reis, sol kanadında Seydi Ali Reis, arkada ihtiyat için Turgut Reis ve merkezde de Barbaros Hayreddin paşa vardı.

Mehter marşının çoşturmasıyla ve Allah Allah nidalarıyla patlamaya hazır bir volkan haline gelen leventler hep bir ağızdan zafer marşları söylüyorlardı:

Deniz üstünde yürürüz / Düşmanı arar buluruz / Öcümüz komaz alırız / Bize Hayreddinli derler…

Allah’ın Arslanı Hazreti Hamza

35.00

Av dönüşü Kâbe’ye kavuşmak ve tavaf etmek ayrı bir haz verirdi Hamza’ya. Nedendir bilinmez, içinden bir şeyler kopar, yüreğindeki yağlar erirdi tavaf ederken… Hamza’nın bu aydan dönüşteki tavaf manzarası görmeğe değerdi. Zira dağlara baş eğmeyen bir yiğit olan Hamza’nın bu mütevazı tavrı, onun kadar yiğitliği olmayan başkalarına nispetle daha da bir değerli oluyordu. Böylesine dağları bile ensesinden bağlayıp assalar eğilmeyecek olan bu dik baş, Kâbe önünde nasıl da hürmetle eğiliyordu. Ancak bu defa çok daha başka bir şey olmuştu; Allah huzu-runda eğilmeyi reddeden Ebti Cehil ve yandaşları, Hamza’dan iyi bir tokat yiyerek eğilmez zannettikleri dik başlarını eğmişlerdi. Bu eğilme; Kâbe’nin Rabbi huzurunda başını hürmetle eğen Hamza gibi bir yiğidin kahramanlığı ve cesareti ve hatta öfkesi karşısında eğilmekti. Bu ne kadar da garip bir tecelliydi… Hamza’nın namusu ve şerefi için bedel olarak veremeyeceği maddi ve manevî hiçbir şeyi zaten yoktu. Ancak onun bunlardan da öte, yüce bir gayesi ve dâvâsı da olacaktı. Şimdi O; yaratılmış varlıkların tamamın-dan üstün olan Peygambere ve O’nun tevhid dâvâsına her şeyini adamaya hazır bulunuyordu.