19 sonuçtan 1-16 arası gösteriliyor

Allah’ın Arslanı Hazreti Hamza

30.00

Av dönüşü Kâbe’ye kavuşmak ve tavaf etmek ayrı bir haz verirdi Hamza’ya. Nedendir bilinmez, içinden bir şeyler kopar, yüreğindeki yağlar erirdi tavaf ederken… Hamza’nın bu aydan dönüşteki tavaf manzarası görmeğe değerdi. Zira dağlara baş eğmeyen bir yiğit olan Hamza’nın bu mütevazı tavrı, onun kadar yiğitliği olmayan başkalarına nispetle daha da bir değerli oluyordu. Böylesine dağları bile ensesinden bağlayıp assalar eğilmeyecek olan bu dik baş, Kâbe önünde nasıl da hürmetle eğiliyordu. Ancak bu defa çok daha başka bir şey olmuştu; Allah huzu-runda eğilmeyi reddeden Ebti Cehil ve yandaşları, Hamza’dan iyi bir tokat yiyerek eğilmez zannettikleri dik başlarını eğmişlerdi. Bu eğilme; Kâbe’nin Rabbi huzurunda başını hürmetle eğen Hamza gibi bir yiğidin kahramanlığı ve cesareti ve hatta öfkesi karşısında eğilmekti. Bu ne kadar da garip bir tecelliydi… Hamza’nın namusu ve şerefi için bedel olarak veremeyeceği maddi ve manevî hiçbir şeyi zaten yoktu. Ancak onun bunlardan da öte, yüce bir gayesi ve dâvâsı da olacaktı. Şimdi O; yaratılmış varlıkların tamamın-dan üstün olan Peygambere ve O’nun tevhid dâvâsına her şeyini adamaya hazır bulunuyordu.

Bir Kahraman Doğuyor

28.00

Eski, yıkılmış bir kilisenin enkazı üzerinde; birimiz haçlı askeri, birimiz Fatih oluyor; kılıçlarımızla savaşıyorduk. Kılıç dedimse gerçek sanmayın! Tahtadan yaptığımız şeyler. Ama o tahta parçası, bizim gözürnüzde Hazreti Ali’nin Zülfikar isimli kılıcı oluveriyordu.
Yasin bana kızıyor, her seferinde ben düşman askeri oluyorum bu sefer de sen ol diyerek isyan ediyordu.

Denizler Fatihi Barbaros Kardeşler

30.00

Şanlı Akdeniz havzasında ve hatta daha uzak yerlerde Barbaros kardeşlerin mertliği, yigitligi, zaferler kazanmaları Müslümanları sevindirirken, Avrupalı sömürgecileri endişelere sevk ediyordu. Osmanlı’nın Akdeniz’deki gücünün artmasından rahatsız olan Papalık, hızla haçlı donanmasını oluşturarak başına Andrea Doria’yı getirdi. İki donanma Preveze Körfezi önlerinde karşılaştı. Yarım daire şeklinde ilerleyen Osmanlı donanmasının sağ kanadında Salih Reis, sol kanadında Seydi Ali Reis, arkada ihtiyat için Turgut Reis ve merkezde de Barbaros Hayreddin paşa vardı.

Mehter marşının çoşturmasıyla ve Allah Allah nidalarıyla patlamaya hazır bir volkan haline gelen leventler hep bir ağızdan zafer marşları söylüyorlardı:

Deniz üstünde yürürüz / Düşmanı arar buluruz / Öcümüz komaz alırız / Bize Hayreddinli derler…

Engel Değil

28.00

Tam bir panik anı yaşıyorduk, nasıl olmuştu da bir anda her şey değişivermişti. Az önce tuttuğumuz balıklar için havalara uçan biz, bir anda korkudan ağlamaya başlamıştık.
Üstelik yağmur hızını şiddetlendirmişti. Tekne gelen dalgalardan dolayı ağzına kadar suyla dolmuştu, tekneyi kovayla boşaltmaya çalışmamız yetmez olmuştu.
Babam,”Çocuklar! Sıkıca tutunun sular kabardı. Her an, her şey olabilir, korkmayın can yelekleriniz var, suya düşerseniz başınızı dik tutun yeter!” diye bağırıyordu…

Fatih Sultan Mehmed

30.00

Tarihler altı Nisan 1453’ü gösterirken, yıllardan beri hazırlıkları süren kuşatma neredeyse başlayacaktı. Sultan Mehmed Han, son emirlerini verdi;

“Aslanlarım, artık sözün bittiği ve savaşın başladığı zamana Allah’ın izni ile ulaştık, büyüklerimizin dualarını aldık.

“Sonra topçulara dedi ki;

“Artık iki tonluk gülle atan toplarım ateşe başlasınlar, diğer küçük bataryalar da onlara katılsınlar.”

Sonra da havancılara dönerek emrini sürdürdü; “Havancılarım ise, Haliç’teki düşman donanmasına havan ateşi açsınlar.” Sonra büyük ordusunun diger sınıflarına da şu emri verdi;

“Bu arada mancınıklarım, yürüyen kulelerim, uçan füzelerim durmasın, üzerlerine düşeni yerine getirsinler.

Haydi Allah’a emanet olun.”

Güle Oynaya

28.00

Yaz tatili yaklaştığında herkesin bir planı olurdu.
Yasin, Heybeliada’ da yaşayan anneannesinin yanına giderdi.
Orası bizim için de büyülü bir yerdi. Her tarafı denizle kaplı bir yerdi.
Küçükken orada yaşayanların yüzerek geçtiklerini hayal ederdim.
Korsanların insanları korkutan gemileriyle adanın dört tarafından geçtiklerini düşünürdüm. Çocukları kaçırıp uzak diyarlara
sattıklarına inanırdım.

Hadisler ve Hikayelerle Zekat ve Sadaka

14.00

Allah Rasûlû (s.a.v.) şöyle buyurdu:
Hangi Müslüman elbise ihtiyacı olan başka bir Müslümana bir elbise giydirirse, Allah da ona cennetin yeşil elbiselerinden giydirir.
Hangi Müslüman aç bir Müslümanı doyurursa,
Allah da onu cennet meyveleriyle doyurur.
Hangi Müslüman susamış bir Müslümana su verirse, Allah da ona (kabı) mühürlü, halis cennet içeceği içirir.

Halid Bin Velid

30.00

“Şimdi, kendimi at kişnemeleri arasında, ‘Allah, Allah’ nidalarıyla insanlara dar gelen Yermük vadisinde hissediyorum.

Vallahi Rabbimden beni her gazâda diriltmesini ve o savaşın hakkını vermeyi isterim.”

Sonra biraz durdu ve dedi ki;

“Vasiyetimi bildiriyorum, beni ayağa kaldırın…”

Ayağa kaldırdılar; “Kılıcımı getirin!”

“Neden efendimiz?”

“Burnu üzerine düşerek hırıltılarla ölen deve gibi ölmek istemiyorum. Bu gözler korkaklar gibi uyumadı.”

Yüzünde soğuk terler birikiyordu;

“Ölümü, savaştaymışım gibi ayakta karşılayacağım. Öldüğüm zaman atımı muharebede tehlikelere dalabilen bir yiğide veriniz. Atım ve kılıcımdan başka bir şeye sahip olmadan öleceğim. Mezarımı, bu kılıcımla kazınız. Kahramanlar kılıç şakırtısından zevk alırlar.”

İkizciler Dere Yürüyüşünde

18.00

Yağmur artık çığırından çıkmıştı. Ve ilk izci ile Yusuf’un eli buluştu. Çocuğun gözlerinde parlayan mutluluk ışığı her şeye değerdi.
Yusuf kız çocuğunu sertçe tutup yukarı adeta fırlattı.
Sırasıyla her gelene aynı şekilde el attılar. Yusuf ve İbrahim’i gören liderler onlara minnet ve hayretle bakıyorlardı. Bu kahraman çocuklar Hızır gibi yetişmişlerdi. Sıra son üniteye geldiğinde her ikisi de bitmiş vaziyette idiler. Birbirlerine baktılar. İlk defa umutsuzluğa kapılmışlardı. Güçleri tükenmişti. Bir kişi bile çekebilecek durumda değillerdi.
İkisi de dönüp gelen son ekibe baktılar.

İkizciler Firarda

18.00

Yağmur artık çığırından çıkmıştı. Ve ilk izci ile Yusuf’un eli buluştu. Çocuğun gözlerinde parlayan mutluluk ışığı her şeye değerdi.
Yusuf kız çocuğunu sertçe tutup yukarı adeta fırlattı.
Sırasıyla her gelene aynı şekilde el attılar. Yusuf ve İbrahim’i gören liderler onlara minnet ve hayretle bakıyorlardı. Bu kahraman çocuklar Hızır gibi yetişmişlerdi. Sıra son üniteye geldiğinde her ikisi de bitmiş vaziyette idiler. Birbirlerine baktılar. İlk defa umutsuzluğa kapılmışlardı. Güçleri tükenmişti. Bir kişi bile çekebilecek durumda değillerdi.
İkisi de dönüp gelen son ekibe baktılar.

İkizciler Hike’ta

18.00

“Hike” bir izcilik terimidir. Kampların ise olmazsa olmazıdır. Teknik olarak konaklamalı, uzun yürüyüş demektir. Genelde geceleri yapılır. Araya cesaret yürüyüşü eklenir.
Gerçekten çok zorlu, yetenek, bilgi, gayret, kararlılık ve ekip işi olan bu hike görevi tüm izciler için aynı zamanda bir gövde gösterisidir de…
Bu görevi başaran her izci kendi gücünü de ispatlamış olur. Ancak izcilikte asla “bireysel başarı” yoktur. Her yapılan ve başarılan iş “ekibin başarısı”dır.  “Başarısızlık” da öyle…

İkizciler Kardeşlik Kampında

18.00

Yağmur artık çığırından çıkmıştı. Ve ilk izci ile Yusuf’un eli buluştu. Çocuğun gözlerinde parlayan mutluluk ışığı her şeye değerdi.
Yusuf kız çocuğunu sertçe tutup yukarı adeta fırlattı.
Sırasıyla her gelene aynı şekilde el attılar. Yusuf ve İbrahim’i gören liderler onlara minnet ve hayretle bakıyorlardı. Bu kahraman çocuklar Hızır gibi yetişmişlerdi. Sıra son üniteye geldiğinde her ikisi de bitmiş vaziyette idiler. Birbirlerine baktılar. İlk defa umutsuzluğa kapılmışlardı. Güçleri tükenmişti. Bir kişi bile çekebilecek durumda değillerdi.
İkisi de dönüp gelen son ekibe baktılar.

İmdaaat Yangın Var

28.00

Bu ara okulda kulaktan kulağa bir fısıltıdır gidiyor.

Bu hafta yangın tatbikatı yapılacakmış.

Sirenler çalacak, öğrenciler hızlıca aşağı indirilecek.

Sıraya girip, Allah etmesin, “Yangına nasıl da hazırlıklı”

olduğumuzu cümle âleme göstermiş olacağız.

Tabi biz de boş duracak değiliz. Beynimiz bol oksijen aldığı için, arkadaşlarımıza bir oyun oynayalım dedik.

Yasin ve Mehmet ile bir araya geldik. Madem tatbikat yapacağız öyleyse bu işin hakkını verelim!..

Kanuni Sultan Süleyman Han

30.00

Kanuni Sultan Süleyman tahta çıktığında, babası Yavuz Sultan Selim’in tersine yüzünü batıya çevirmişti, zaten babası doğu tarafında yapılması gerekenleri yapmıştı.

Kanuni Sultan Süleyman, kırk altı sene gibi hiç de az olma- yan saltanatında akıl almaz işler yaptı. Babası Yavuz Sultan Selim’den altı milyon beş yüz elli yedi bin kilometrekare olarak devraldığı Osmanlı topraklarını on dört milyon sekiz yüz doksan üç bin kilometrekareye çıkardı. Bu fevkalade bir yükselişti.

Bir taraftan da imar faaliyetlerine devam etti. Bu hususta Mimar Sinan’ın hizmeti büyük oldu. Osmanlı Devletinin en parlak devrinin bu büyük mimarı Kanüni Sultan Süleyman devrinde cihana parmak ısırtan eserlere imza attı.

Büyük bir devlet adamı olmasında şüphe bulunmayan Kanuni Sultan Süleyman Han aynı zamanda iki bin dokuz yüz şiiri bulunan ünlü bir şairdi.

Halk arasında meşhur olmuş şiirlerinden birinde geçen, sağlık ve birliği öğütleyen iki beyti şudur: “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.

Saltanat dedikleri bir cihan kavgasıdır, Olmaya baht ü saadet dünyada vahdet gibi”.

Kudüs Fatihi Selahaddin Eyyubi

30.00

ŞARK’IN EN SEVGİLİ SULTANI;

Neredeyse bütün ömrünü Kudüs’ün ve Mescid-i Aksa’nın Haçlılardan geri alınmasına adayan büyük kumandan, çölde çadırda yatarken kendisine bir saray yapmayı teklif edenlere; “Allah’ın evi esir iken, muhasara altındayken ben nasıl saray düşünürüm!” diyen sadık insan. 1187’de Kudüs’ü fethederek, 88 yıllık Haçlı işgaline son veren muzaffer komutan,

SELAHADDİN EYYUBİ…

Savaşçıların Efendisi Alparslan

30.00

Cumâ sabahı eşsiz Sultan Alparslan her zamankinden biraz daha farklıydı. Askerinin karşısına çıktığında o bir sultan gibi değildi. Fakat sanki etrafındaki neferlerinden herhangi biriydi. Askerlerinin de ona davranışlarında büyük bir saygı vardı. Ama ona bir İmparator gibi de yerleri öperek, secde vaziyeti alarak yapmacık davranmıyorlardı. Yiğitlerinin arasında bir nefer gibi dolaştı. Onların yüzlerine baktı, gözlerindeki zafere susamışlığı hisseti. Kendisi gibi askeri de kalabalık Bizans ordusundan korkmamıştı. Bu esnada Sultan Alparslan’ın bir şey söylemeksizin onların yüzlerini ve gözlerini okuyan ifadelerle gezişini diller târif edemezdi.

Sanki neferler bakışlarıyla şöyle diyorlardı;

“Bizim yanımızda sizin gibi mert bir Sultan olduktan sonra, ölüme de gideriz, zafere de… Sen yeter ki emir ver, bize ölümün hangi tarafta olduğunu göster, Sultanım!”